EGONUN KÖR NOKTASI
- Kerem Can Terzi

- 27 Haz
- 9 dakikada okunur

İnsanın kendisini haklı görmesi kolaydır. Hatta çoğu zaman en kolay iş budur. Zor olan, gerçekten haklı olup olmadığını sorgulayabilmektir. Çünkü insanın egosu, kendi lehine çalışan bir avukat gibidir; delilleri seçer, cümleleri eğer büker, hataları makul gösterir, karşı tarafın haklı olabileceği ihtimalini ise daha kapıdan girerken susturur.
Bazı insanlar vardır; yaşadıkları bir olayda hakikatin tamamıyla değil, yalnızca kendi işine gelen kısmıyla ilgilenir. Çünkü hakikat bazen can yakar. Çünkü hakikat, insanın kendisine kurduğu o gösterişli iç sahneyi dağıtır. Çünkü hakikat, “belki de ben sandığım kadar mağdur değilim” dedirtir. İşte ego tam da burada devreye girer. Kişi gerçeğin tamamına bakmak yerine, gerçeği kendi lehine yeniden düzenlemeye başlar.
Eksik bilgi verir. Yanlış bilgi verir. Olayların sırasını değiştirir. Kimin ne dediğini, hangi şartlarda dediğini, hangi tavırdan sonra dediğini anlatmaz. Kendi çıkışlarını “tepki”, karşı tarafın tepkisini “saldırı” gibi sunar. Kendi kırdığı yeri es geçer, kırıldığı yeri büyütür. Sonra da çevresinde destekçi arar.
Aslında aradığı destek değil, onaydır.
Çünkü destek insana gerçeği de söyler. Onay ise yalnızca duymak istediğini tekrar eder.
Bir insan gerçekten anlaşılmak istiyorsa, yaşadığı meseleyi bütün çıplaklığıyla anlatır. Kendi kusurunu da söyler, karşı tarafın haklı olabileceği yeri de saklamaz. Ama derdi anlaşılmak değil de algıyı yönetmekse, hikâyeyi kırpar. Kendi lehine montajlar. Gerektiğinde cümleleri bağlamından koparır. Kendisini makul, karşı tarafı sorunlu gösterir. Sonra da o eksik hikâyenin etrafına birkaç seyirci toplar.
O seyircilerden aldığı her “sen haklısın” cümlesini de hakikatin yerine koyar.
Oysa kalabalık bir yanılgı, hakikat olmaz.
Bir insanın etrafına birkaç kişiyi toplayıp kendisine acındırması, gerçeği değiştirmez. Birilerinin onu dinleyip başını sallaması, onu haklı yapmaz. Eksik bilgiyle kurulmuş bir mahkemenin kararı da eksik olur. Bugün işe yarıyor gibi görünen bu küçük algı oyunları, uzun vadede mutlaka sahibinin elinde patlar. Çünkü hakikat, sabırlı bir şeydir. Acele etmez. Bağırmaz. Ama sonunda ortaya çıkar.
Ve ortaya çıktığında, yalnızca olayı değil, kişinin karakterini de gösterir.
Bugün birilerini yanıltarak destek bulduğunu sanan kişi, yarın kimsenin kendisine tam güvenmediğini fark eder. Çünkü insanlar eninde sonunda şunu hisseder: Bu kişi hakikati olduğu gibi anlatmıyor. Bu kişi olayları kendi lehine eğip büküyor. Bu kişi beni de bir gün aynı şekilde kullanabilir.
İşte o gün, algı yönetimi biter; itibar kaybı başlar.
İnsanın egosu gerçekleri görmesine engel olduğunda, karşı tarafı anlamak yerine onu yaftalamaya başlar. Çünkü yaftalamak kolaydır. “Kötü niyetli”, “kıskanç”, “saygısız”, “problemli”, “anlayışsız”, “nankör”, “agresif”, “toksik” demek kolaydır. Zor olan, “Acaba ben bu insanı bu noktaya getirecek ne yaptım?” diye sorabilmektir.
Karşı tarafı yaftaladığında onu bertaraf ettiğini sanırsın. Oysa sadece kendini düşünmekten kurtarırsın. Yafta, tembel zihnin sığınağıdır. Birini bir kelimeye indirgediğinde artık onun söylediklerini duymak zorunda kalmazsın. Çünkü o artık senin gözünde bir insan değil, bir etikettir. Etiketlenen insanın duygusu, gerekçesi, hafızası, kırgınlığı, sabrı, emeği görünmez olur.
Ama insanları yaftalayarak yok edemezsiniz.
Birini “öyle” ilan etmeniz, onun gerçekten öyle olduğu anlamına gelmez. Hele hele o kişi yıllarca yanınızda durmuş, size dostluk etmiş, sizi taşımış, size destek olmuş, sizi zor zamanlarda yalnız bırakmamışsa; bir anda sırf sizi eleştirdi diye onu kötü niyetli ilan etmek, ancak sizin vicdanınızı geçici olarak rahatlatır.
Gerçek dostluk burada belli olur.
Gerçek dost her zaman başınızı okşayan kişi değildir. Her cümlenize “haklısın” diyen, her hatanıza kılıf bulan, her zaafınızı meşrulaştıran kişi dost değil; çoğu zaman konfor alanınızın bekçisidir. Gerçek dost bazen sert konuşur. Bazen canınızı sıkar. Bazen yüzünüze bakıp “Burada yanlış yapıyorsun” der. Bazen de en duymak istemediğiniz şeyi söyler.
Çünkü gerçek dostun derdi sizi kaybetmemek kadar, sizin kendinizi kaybetmemenizdir.
Sert eleştiri düşmanlık değildir. Her uyarı saldırı değildir. Her itiraz saygısızlık değildir. Her mesafe ihanet değildir. Bazen bir insan hâlâ sizi önemsediği için konuşur. Hâlâ sizden umudu olduğu için rahatsız eder. Hâlâ ilişkinin, dostluğun, emeğin bir değeri olduğunu düşündüğü için susmaz.
Ama egoist insan bunu böyle okuyamaz.
Ona göre eleştiri, doğrudan şahsına yapılmış bir saldırıdır. Çünkü kendisiyle davranışları arasına mesafe koyamaz. Birisi onun davranışını eleştirdiğinde, tüm varlığı hedef alınmış gibi hisseder. “Bu yaptığın yanlış” cümlesini “Sen yanlış bir insansın” diye duyar. O yüzden savunmaya geçer. O yüzden saldırır. O yüzden konuyu dağıtır. O yüzden karşı tarafın hayatındaki bambaşka alanlara girip oradan rövanş almaya çalışır.
İşte en çirkin tavırlardan biri de budur.
Bir insan sizi bir konuda eleştirdi diye, siz onun hayatındaki her meseleye “herbokolog” edasıyla yorum yapamazsınız. Eleştiriye cevap vermek başka şeydir, rövanşist bir refleksle karşı tarafın özel hayatına, işine, ailesine, karakterine, ilişkilerine, geçmişine, zayıf noktalarına saldırmak başka şeydir.
Bu, fikir tartışması değildir.
Bu, ahlaki zayıflıktır.
Bir meselede eleştiriliyorsanız, önce o meseleye bakarsınız. Söylenen doğru mu, yanlış mı? Haklılık payı var mı? Karşı taraf neden böyle hissetmiş? Ben neyi eksik görmüş olabilirim? Bunları sormak yerine “Sen de zaten şöylesin, senin hayatın da böyle, sen de şunu yapıyorsun” diye konuyu başka yerlere çekmek, haklılık değil acizlik üretir.
Çünkü rövanş, muhasebe değildir.
Rövanşist insan dinlemez, hesap keser. Anlamaya çalışmaz, açık arar. Konuşmaz, dosya karıştırır. O anki meseleyi çözmek yerine, karşı tarafı yaralayacak bir yer bulmaya çalışır. Böyle bir tavırla ne dostluk korunur, ne saygı kalır, ne de mesele çözülür.
Sonra da bu kişiler anlayış bekler.
Oysa anlayış, tek taraflı çalışan bir lüks hizmet değildir. Siz kimseyi anlamaya çalışmadan, herkesin sizi anlamasını bekleyemezsiniz. Siz başkasının şartlarını, yorgunluğunu, kırgınlığını, sabrının sınırını, yaşadığı baskıyı, taşıdığı yükü görmezden gelip; sonra kendi hassasiyetleriniz için özel muamele isteyemezsiniz.
Anlayış istiyorsanız, önce anlayış göstereceksiniz.
Empati bekliyorsanız, önce empati kuracaksınız.
Kendiniz için bağlam istiyorsanız, başkasının bağlamını da kabul edeceksiniz.
“Ben böyleyim, beni böyle anlayın” demek kolaydır. Peki sen karşındakini nasıl anlıyorsun? Onun öfkesinin arkasında ne var? Onun suskunluğu neyin sonucu? Onun sertliği hangi birikmişliğin dışa vurumu? Onun senden uzaklaşması gerçekten nankörlük mü, yoksa senin görmediğin bir yıpranmanın sonucu mu?
Bunları sormadan kurulan her hüküm eksiktir.
Bugünün en büyük sosyal hastalıklarından biri, herkesin kendisini çok iyi anlatmak istemesi ama kimsenin karşısındakini gerçekten dinlemeye niyet etmemesidir.
Herkes kendi duygusunu kutsal görüyor. Herkes kendi kırgınlığını benzersiz sanıyor. Herkes kendi hassasiyetine dokunulmazlık istiyor. Ama sıra başkasının kırgınlığına gelince, birden herkes yargıç kesiliyor.
Kendi acısına şiir yazan insan, başkasının acısına dipnot muamelesi yapıyor.
Bu da bizi gizli narsisizmin en sinsi tarafına getiriyor. Burada klinik bir teşhisten söz etmiyorum; gündelik hayatta sıkça gördüğümüz bir davranış biçiminden söz ediyorum. Bazı insanlar kendilerini açık açık üstün göstermezler. Hatta tam tersine, çoğu zaman mağduriyet üzerinden bir üstünlük kurarlar. Hep onlar yanlış anlaşılmıştır. Hep onlar yeterince sevilmemiştir. Hep onlar fazla fedakârdır. Hep onlar ince düşünmüş, karşı taraf kıymet bilmemiştir.
Ama dikkatli bakınca şunu görürsünüz: Hikâyenin merkezinde daima kendileri vardır.
Onların kırgınlığı önemlidir, başkasının kırgınlığı abartıdır. Onların öfkesi haklı tepkidir, başkasının öfkesi terbiyesizliktir. Onların mesafesi korunma refleksidir, başkasının mesafesi nankörlüktür. Onların hatası şartlardan kaynaklanır, başkasının hatası karakter bozukluğudur.
İşte egoizmin en tehlikeli hali budur: Kendisini mağduriyet kılığına sokmuş olanı.
Çünkü açık kibir en azından görünürdür. İnsan onunla nasıl baş edeceğini bilir. Ama gizli kibir, hassasiyet, kırılganlık, alınganlık, fedakârlık ve mağduriyet kostümüyle dolaşır. Kendi egosunu ahlak zanneder. Kendi beklentilerini dostluk ölçüsü zanneder. Kendi konforunu ilişki standardı zanneder.
Ve en kötüsü, karşısındaki insanı hep borçlu hissettirmeye çalışır.
“Ben senin için şunu yaptım.”“Ben seni böyle görüyordum.”“Ben senden bunu beklemezdim.”“Ben bu kadar değer verdim.”
Bu cümleler bazen haklı bir kırgınlığın ifadesi olabilir. Ama sürekli bir baskı aracına dönüşüyorsa, orada dostluk değil, duygusal tahakküm vardır. Çünkü gerçek iyilik, karşı tarafın boynuna geçirilmiş görünmez bir tasma değildir. Gerçek dostluk, her fırsatta tahsil edilmeye çalışılan bir senet değildir.
İnsan ilişkileri muhasebe defteri değildir.
Elbette herkes emeğinin görülmesini ister. Herkes değer verdiği yerde değer görmek ister. Ama bunu sağlıklı biçimde konuşmak başka şeydir, “ben yaptım, sen borçlusun” tavrıyla karşı tarafı köşeye sıkıştırmak başka şeydir. Hele ki aynı kişi, kendisine yönelen en küçük eleştiride incinmişlik zırhına bürünüp karşı tarafı suçluyorsa, orada ciddi bir samimiyet sorunu vardır.
Çünkü samimiyet, sadece iyi günlerde “dostum” demek değildir. Samimiyet, kötü bir cümle duyduğunda da adil kalabilmektir. Kırıldığında da ölçüyü kaybetmemektir. Öfkelendiğinde de karşındakinin insanlığını unutmamaktır. Eleştirildiğinde de “Bunda benim payım ne?” diyebilmektir.
Bunu yapamayan insan, ilişki değil, sahne kurar.
O sahnede kendisi başroldedir. Diğer herkes figürandır. Biri alkışlarsa dosttur, biri itiraz ederse düşmandır. Biri susarsa vefasızdır, biri konuşursa hadsizdir. Biri sınır koyarsa nankördür, biri uzaklaşırsa zaten gerçek yüzünü göstermiştir.
Böyle bir zihnin içinde sağlıklı ilişki kurulamaz.
Çünkü sağlıklı ilişki, iki tarafın da insan olduğunu kabul etmekle başlar. Herkesin yorulabileceğini, hata yapabileceğini, bazen geç kalabileceğini, bazen sertleşebileceğini, bazen yanlış anlayabileceğini, bazen kendini korumak için geri çekilebileceğini bilmek gerekir. Empati dediğimiz şey, karşı tarafın her davranışını onaylamak değildir. Empati, o davranışın hangi duygudan doğmuş olabileceğini anlamaya çalışmaktır.
Ama empati, egoist insanın en az sevdiği şeydir.
Çünkü empati kurduğunuzda, merkezden biraz çekilmeniz gerekir. Kendi duygunuzun yanına başkasının duygusunu da koymanız gerekir. Kendi mağduriyetinizin yanına karşı tarafın yorgunluğunu da eklemeniz gerekir. Kendi cümlenizi biraz susturup başkasının hikâyesini dinlemeniz gerekir.
Ego ise bunu sevmez.
Ego merkezde kalmak ister. Haklı kalmak ister. Güçlü görünmek ister. Mağdur görünse bile üstün kalmak ister. O yüzden bazı insanlar özür dilemeyi zayıflık sanır. “Haklısın, burada seni anlamadım” demeyi yenilgi zanneder. “Ben de yanlış yaptım” cümlesini kurarsa bütün itibarının yıkılacağını düşünür.
Oysa tam tersidir.
İnsanı büyüten şey kusursuz görünmesi değil, kusuruyla yüzleşebilmesidir. Olgunluk, hiç hata yapmamak değildir; hatayı savunma refleksine kapılmadan görebilmektir. Karakter, her tartışmayı kazanmak değil; bazen haklı çıkma arzusundan vazgeçip ilişkiyi, adaleti ve vicdanı önemseyebilmektir.
Fakat bunun için insanın aynaya bakmaya cesareti olmalı.
Başkalarını suçlamak kolaydır. Her şeyi karşı tarafın tavrına, üslubuna, eksikliğine, geçmişine, karakterine bağlamak kolaydır. Ama insanın kendi payını görmesi zordur. Çünkü orada çıplak bir hesaplaşma vardır. “Ben nerede bencilleştim?” “Ben nerede dinlemedim?” “Ben nerede karşı tarafın iyi niyetini kullandım?” “Ben nerede anlamak yerine anlaşılmayı dayattım?” “Ben nerede eleştiriyi düşmanlık saydım?”
Bu soruları soramayan kişi, aynı döngüyü farklı insanlarla tekrar tekrar yaşar.
Bugün bir dostunu kaybeder, yarın başka bir dostunu. Bugün bir ilişkide “beni anlamadılar” der, yarın başka bir ilişkide yine aynı cümleyi kurar. Her hikâyede kendisi mağdur, herkes suçluysa; artık durup düşünmek gerekir. Bir insanın bütün hayatı boyunca hep başkaları haksız, hep kendisi haklı olamaz.
Olamaz.
Bunu kabul etmek acıdır ama gereklidir.
İlişkilerde en büyük yıkım, çoğu zaman büyük ihanetlerden değil, küçük adaletsizliklerin birikmesinden doğar. Dinlenmemekten, görülmemekten, sürekli yanlış anlaşılmaktan, iyi niyetin hafife alınmasından, eleştirinin cezalandırılmasından, kırgınlığın küçümsenmesinden, emeğin borç gibi kullanılıp duygunun yok sayılmasından doğar.
Sonra bir gün biri konuşur.
Belki sert konuşur. Belki geç konuşur. Belki birikmiş konuşur. Belki de artık kaybedecek bir şeyi kalmadığı için doğrudan konuşur. İşte o an ego hemen savunmaya geçer: “Bak üsluba bak.” “Demek gerçek yüzü buymuş.” “Zaten hep böyleydi.” “Beni hedef alıyor.” “Bana saygısızlık ediyor.”
Hayır.
Bazen mesele üslup değildir. Bazen üslup, yıllarca duyulmayan hakikatin en son aldığı biçimdir.
Elbette kimse kimseye hakaret etmemeli. Elbette sertlik, kabalıkla karıştırılmamalı. Ama her sert cümleyi de değersizleştiremeyiz. Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey, yumuşak bir yalan değil, sert bir doğrudur.
Gerçek dostun sert eleştirisi, düşmanın tatlı övgüsünden daha değerlidir.
Ama bunu anlayabilmek için egodan biraz inmek gerekir. Kendini savunmayı bırakıp söylenene bakmak gerekir. “Bu insan neden bunu söylüyor?” diye sormak gerekir. “Benim görmediğim neyi görüyor?” diye düşünmek gerekir. Dostun can yakıcı cümlesini hemen çöpe atmak yerine, onun içindeki hakikat payını aramak gerekir.
Çünkü insanı asıl geliştiren şey alkış değildir, doğru zamanda gelen dürüst uyarıdır.
Bugün çevremizde en çok eksilen şey de budur: dürüst uyarı. İnsanlar birbirini kaybetmemek için susuyor. Kırmamak için susuyor. Uğraşmamak için susuyor. “Nasıl olsa anlamayacak” diye susuyor. Sonra herkes kendi küçük konfor alanında, kendi haklılık hikâyesiyle yaşamaya devam ediyor.
Ama susulan her yerde ilişki ölmez; bazen daha kötüsü olur, içten içe çürür.
Bu yüzden insanın hayatında kendisini alkışlayanlardan çok, dürüstçe uyaranlara ihtiyacı vardır. Fakat dürüst uyarıyı taşıyabilecek bir olgunluk da gerekir. Her eleştiriyi saldırı sayan, her itirazı ihanet gören, her sınırı düşmanlık gibi algılayan insanın çevresinde zamanla yalnızca iki tip insan kalır: Onu idare edenler ve ondan uzaklaşanlar.
Bu da trajiktir.
Çünkü insan çoğu zaman kendisini terk edilmiş sanırken, aslında insanları kendi tavrıyla uzaklaştırmıştır. Kendisine anlayış gösterilmediğini düşünürken, belki de yıllarca başkalarının anlayışını tüketmiştir. Kendisinin kıymetinin bilinmediğini söylerken, belki de başkalarının kıymetini yalnızca işine geldiğinde hatırlamıştır.
İşte yüzleşme tam burada başlar.
Herkes kendisine şu soruyu sormalı: Ben gerçekten hakikati mi arıyorum, yoksa sadece haklı çıkmak mı istiyorum?
Bu iki şey aynı değildir.
Hakikati arayan insan dinler. Haklı çıkmak isteyen insan savunur. Hakikati arayan insan sorar. Haklı çıkmak isteyen insan suçlar. Hakikati arayan insan kendi payına bakar. Haklı çıkmak isteyen insan karşı tarafın açığını arar. Hakikati arayan insan ilişkiyi onarmaya çalışır. Haklı çıkmak isteyen insan galibiyet arar.
Ama insan ilişkileri savaş meydanı değildir.
Her tartışmanın kazananı olmak zorunda değilsiniz. Bazen en büyük kazanım, birinin kalbini kaybetmemektir. Bazen en asil tavır, “Ben burada fazla ileri gittim” diyebilmektir. Bazen en güçlü cümle, “Seni anlamaya çalışmadım” itirafıdır. Bazen en gerçek dostluk, iki tarafın da egosunu biraz kenara bırakıp aynı masaya oturabilmesidir.
Tabii bunun için iki tarafın da niyeti gerekir.
Bir taraf sürekli anlamaya çalışırken diğer taraf sadece anlaşılmayı dayatıyorsa, orada denge kurulmaz. Bir taraf sürekli kendini açıklarken diğer taraf sürekli hüküm veriyorsa, orada adalet olmaz. Bir taraf ilişkiyi korumaya çalışırken diğer taraf her eleştiride rövanş peşine düşüyorsa, orada güven kalmaz.
Güvenin olmadığı yerde de dostluk uzun süre yaşayamaz.
Gizli narsisizmin, egoizmin, alınganlıkla maskelenmiş kibrin en büyük yanılgısı şudur: İnsanları suçlayarak, etiketleyerek, çevreye eksik hikâyeler anlatarak, kendine destekçi toplayarak ayakta kalabileceğini sanır. Oysa bu sadece kısa vadeli bir sis perdesidir. Sis dağılınca geriye davranışlar kalır.
Ne anlattığınız değil, nasıl davrandığınız kalır.
Kimin yanında nasıl konuştuğunuz kalır. Eleştirildiğinizde ne yaptığınız kalır. Güç sizdeyken nasıl davrandığınız kalır. Haksız olabileceğiniz ihtimaline ne kadar tahammül ettiğiniz kalır. Size değer veren birini, sizi eleştirdiği için nasıl cezalandırdığınız kalır.
İnsan karakteri, en çok bu anlarda görünür.
Herkes iyi gün dostu olabilir. Herkes sakin havada makul görünebilir. Herkes alkışlandığında nazik olabilir. Mesele, eleştirildiğinde kim olduğundur. Mesele, egon çizildiğinde ne yaptığındır. Mesele, haklı olmayabileceğin bir ihtimal belirdiğinde onu bastırıp bastırmadığındır.
İnsan olgunluğu, tam da burada ölçülür.
Bu yüzden şunu açıkça söylemek gerekir: Kendinizi kandırmayın. Eksik bilgiyle taraftar toplamak sizi haklı yapmaz. Karşı tarafı yaftalamak onu haksız yapmaz. Eleştirene saldırmak eleştiriyi geçersiz kılmaz. Anlayış göstermeden anlayış beklemek sizi mağdur yapmaz. Empati kurmadan empati talep etmek sizi derinlikli yapmaz. Her konuda karşı tarafın hayatına bodoslama girip hüküm kesmek sizi güçlü yapmaz.
Sadece daha savunmasız gösterir.
Çünkü gerçekten güçlü insan, eleştiriden korkmaz. Gerçekten olgun insan, her şeyi kişisel saldırı gibi algılamaz. Gerçekten dost kalmak isteyen insan, dostunun sert sözünde bile bir hakikat ihtimali arar. Gerçekten kendine güvenen insan, algı oyunlarına ihtiyaç duymaz. Gerçekten haklı olan insan, hikâyeyi kırpmadan da anlatabilir.
Bütün mesele budur.
Hakikat, kırpılmadan da sizi savunabiliyorsa haklısınız. Hakikat, ancak eksik anlatıldığında sizi kurtarıyorsa düşünmelisiniz. Birini kötü göstermek için bağlamı saklamanız gerekiyorsa, belki de mesele o kişi değildir. Sizi eleştiren herkesi düşman ilan ediyorsanız, belki de asıl düşman eleştiri değil, egonuzdur.
İnsan kendisini kandırmayı bırakmadıkça büyüyemez. Egosunun konforundan çıkmadıkça olgunlaşamaz. Mağduriyetini silah gibi kullanmayı bırakmadıkça gerçek ilişki kuramaz. Dostlarının sert eleştirilerini düşmanlık saydıkça da sonunda yalnız kalır.
En sonunda hayat, insana çok yalın bir ders verir:
Kendini sürekli haklı çıkarabilirsin. Kendine destekçi de bulabilirsin. Birilerini bir süreliğine inandırabilirsin. Karşı tarafı yaftalayarak içini rahatlatabilirsin.
Ama hakikati uzun süre yenemezsin.
Çünkü hakikat, sabırlıdır. Çünkü davranışlar, laflardan daha uzun yaşar. Çünkü samimiyet, eninde sonunda sahteliği ele verir. Çünkü dostluk, algıyla değil, vicdanla ayakta kalır.
Vicdanın olmadığı yerde, ne kadar haklı görünürsen görün, aslında çoktan kaybetmişsindir.




Yorumlar