top of page

KAYIP BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİNDE: Hamnet ve Anonymous Üzerinden Shakespeare’e Bakmak

  • Yazarın fotoğrafı: Kerem Can Terzi
    Kerem Can Terzi
  • 19 Şub
  • 3 dakikada okunur

Geçtiğimiz hafta "Hamnet"i izledim. Belki de 36 yıllık hayatımda beni en çok derinden sarsan film olmuştur. Bazı sahnelerinde kendimi buldum, bazı sahnelerinde ise içimdeki empati hissi en yüksek seviyesine ulaştı. Bu yazıda değineceğim nokta Hamnet'i değerlendirmekten ziyade 12 yıl önce izlediğim bir başka Shakespeare konulu film ile bakış açılarını kıyaslamak.


Hamnet gibi filmler bir ismi büyütmez; o ismin etrafındaki sis perdesini inceltir. Hamnet tam olarak bunu yapıyor: “Shakespeare” denen heykeli alıp bir insanın omzuna indiriyor. Kayıp, yas, suçluluk, evin içindeki sessizlik… Büyük anlatılardan değil, küçük ama yıkıcı duygulardan örülü bir yerden yaklaşıyor. Ve bu yaklaşımın en güçlü tarafı şu: Shakespeare’i bir “dâhi makinesi” gibi değil, ailesinin acısına çarpıp duran bir adam gibi gösteriyor.


Hamnet’in olumlu yanı, hayatı edebiyatın hammadde deposu gibi görmemesi. Yani “oğlunu kaybetti, sonra Hamlet’i yazdı” gibi düz bir çizgi çekip her şeyi açıklamaya kalkmıyor; aksine, acının insanın içinde nasıl dolaştığını, kelimeye dönüşmeden önce nasıl bir enkaz bıraktığını sezdiriyor. Bu da Shakespeare’i romantize etmeden, ama değersizleştirmeden anlatmanın zor ama kıymetli yolu. Hele aile dinamiği… Evin içindeki roller, suskunlukların dili, birbirine çarpan karakterler… Film, Shakespeare’in dünyasını “sahne arkasından” kuruyor: ışıkların değil, perdenin arkasındaki karanlığın içinden.


Ama 12 yıl evvel izlediğim Anonymous'u düşününce de ton bir anda değişiyor.


Anonymous bir film gibi değil; bir iddia gibi konuşuyor. “Bu metinleri Shakespeare yazmadı” cümlesini, bir kanıt tartışması olarak değil, bir hikâye kurgusu olarak sunuyor. Burada filmin en güçlü silahı sinema dili: Şüpheyi kışkırtıyor, boşlukları dramatize ediyor, komployu cazip hale getiriyor. Çünkü komplo anlatısı daima çekicidir: Dünyanın karmaşasını bir “gizli mekanizma” ile açıklama rahatlığı verir. İzleyiciye “sen uyanıksın” hissi satar.


İddia kabaca şuna yaslanır: “Stratford’lu bir adam bu kadar eğitimli, sarayla bu kadar içli dışlı, bu kadar incelikli metinleri yazamaz.” Bu cümle, kulağa akıllı gibi gelir ama aslında sınıfsal bir önyargı taşır. Dahiyi yalnızca aristokrat salonlara yakıştırır. Oysa edebiyat tarihi, "doğru yerde doğmamış" ama dili ve insanı delip geçen niceleriyle dolu. Üstelik Shakespeare’in dönemi, bugünkü “biyografi takıntısı” ile açıklanacak bir dönem değil: metinler dolaşır, ortaklıklar olur, tiyatro kumpanyaları metni sahneye göre evirir, yeniden yazar, keser, uzatır. Bu, “tekil yazar” fikrini hem mümkün kılar hem de bulanıklaştırır.


Şüphecilik iyidir, ama şüphecilik ile “kanıt yerine kurgu”yu ayırmak gerekir. Anonymous’un sunduğu şey çoğu zaman kanıttan çok dramatik ikna. “Eğer böyleyse, şu da olur” diye ilerleyen bir zincir. Bu, mahkeme salonunda değil, sinema salonunda çalışır. Edebiyat tartışmasında ise zorlanır. Çünkü Shakespeare meselesi yalnızca “kim yazdı?” sorusu değil; “metinler nasıl üretildi ve yaşadı?” sorusudur. Ve o sorunun cevabı her zaman tek bir gizli kahramana çıkmaz.


Yine de Anonymous’u bütünüyle çöpe atmak da kolaycılık olur. Film, istemeden de olsa önemli bir şeyi hatırlatır: Shakespeare’i yalnız bir isim olarak değil, bir çağın tiyatro ekosistemi olarak düşünmek gerekir. Metinlerin sahnede pişmesi, seyirciyle yoğrulması, dönemin politik baskıları, sansür, patronaj ilişkileri… Bunlar “yazar kim?” tartışmasının ötesinde, metinlerin nasıl bu kadar canlı kalabildiğini anlamak için anahtar.


Tartışma ne kadar uzarsa uzasın, elde kalan şey metinlerin gücü.


Shakespeare’in dünya edebiyatına mirası, yalnız “güzel cümleler” değildir; insanı okuma biçimidir. İktidarın dili (Macbeth, Julius Caesar), kıskançlığın zehri (Othello), aşkın hem yücelten hem rezil eden tarafı (Romeo and Juliet), hakikat ve delilik arasındaki ince çizgi (Hamlet), bağışlamanın ve geç kalmış pişmanlığın tortusu (The Tempest)… Shakespeare’in yaptığı şey, karakterleri “iyi-kötü” diye ayırmak değil; onları kendi çelişkileri içinde yürütmektir. Bu yüzden her kuşak, kendini bir repliğin içinde yakalar. Çünkü o replik, yalnız bir döneme değil, insanın yapısına dokunur.

İşte Hamnet burada daha incelikli bir yerde duruyor: Dâhiyi parlatmıyor, insanı görünür kılıyor. Anonymous ise dâhiyi çalmakla meşgul gibi görünürken aslında dâhiyi “doğru sınıfa” iade etmeye çalışıyor. Biri yasın ve evin içinin hikâyesini anlatıyor; diğeri bir taht kavgasının içine edebiyatı sürüklüyor. Ama ikisini yan yana koyunca ortaya şu net sonuç çıkıyor: Shakespeare’in kim olduğuna dair tartışma, eserlerin ne yaptığı gerçeğini gölgeleyemez.


Çünkü o eserler hâlâ yaşıyor. Hâlâ sahneleniyor, hâlâ yeniden çevriliyor, hâlâ siyasetçilere, âşıklara, entrikacılara, yalnızlara, kibirlilere ayna tutuyor.


Yazıya ek olarak; her iki filmin dekorlarına ve sahnelerine baktığımızda betimlenen ya da resmedilen dönemin Londra'sına ve Shakespeare'in tiyatrosuna birebir sadık kalınmış. Keşke kendi tarihimizle ilgili yapılan çalışmalar da bu kadar orijinaline sadık olsa...

 
 
 

Yorumlar


bottom of page