YENİ NESİL SİYASETE KARŞI ESKİ ALIŞKANLIKLAR
- Kerem Can Terzi

- 29 Tem
- 7 dakikada okunur

Değişim sürecinden bugün Yeni Parti’nin kuruluşuna kadar geldik. Yeni umutlar, yeni heyecanlar ve önümüzde açılan yepyeni bir yol var. Artık yalnızca partimizin adını, amblemini, kadrolarını ya da seçim hedeflerini değil; yeni nesil siyasetin nasıl olması gerektiğini de konuşmalıyız.
Çünkü yeni bir parti kurmak, yalnızca yeni bir tabela asmak değildir.
Yeni bir siyasi hareket kurmak; eski alışkanlıkları, eski güç ilişkilerini, eski makam mücadelelerini ve siyasetin içine sinmiş çürümüş davranış biçimlerini de geride bırakmayı gerektirir. Aynı insan ilişkilerini, aynı klikleri, aynı yaranma düzenini ve aynı kişisel ikbal hesaplarını yeni bir binaya taşırsak ortaya yeni bir siyaset çıkmaz. Sadece eski siyasetin yeni isimli bir şubesini açmış oluruz.
Bizim ihtiyacımız olan ise bundan çok daha fazlasıdır.
Türkiye’de uzun yıllardır siyasetin dili, iktidarın oluşturduğu taraftar tipi seçmen anlayışı tarafından zehirlendi. Siyaset, fikirlerin yarıştığı demokratik bir alan olmaktan çıkarıldı; birbirini yenmeye çalışan iki takımın mücadelesine dönüştürüldü. Kazananların her şeyi hak ettiği, kaybedenlerin ise yok sayılması gerektiği düşüncesi topluma yerleştirildi.
Bu anlayışın en çarpıcı ifadelerinden biri şudur:
“Kaybedenler geride kalsın.”
Bu söz ilk bakışta kararlı, güçlü ve mücadeleci görünebilir. Oysa özünde son derece acımasız, sığ ve iktidarcıdır. Çünkü insanları haklılıklarına, emeklerine, karakterlerine ve mücadelelerine göre değil; yalnızca o günün kazananı ya da kaybedeni olmalarına göre değerlendirir.
İktidarın yıllardır yaratmak istediği seçmen tipi tam olarak budur: Kazananın her yaptığını doğru sayan, kaybedenin bütün haklarını yitirdiğini düşünen ve gücü ahlakın yerine koyan taraftar tipi seçmen.
Oysa biz siyasete böyle bakamayız.
Bizim için esas olan, yalnızca kazananın yanında bulunmak değildir. Bizim için esas olan, tarihin doğru tarafında durmaktır. Haklı bir mücadele yürütüyorsak o mücadele bugün kazanabilir de yarın kaybedebilir de. Fakat sandıktan çıkan geçici bir sonuç, haklı olanı haksız; haksız olanı da haklı hâle getirmez.
Bu nedenle bizim siyaset anlayışımızın cümlesi “Kaybedenler geride kalsın” olamaz.
Bizim cümlemiz şudur:
Tarihin doğru tarafında, haklı bir mücadelede, kazansa da kaybetse de bizimle samimiyetle yürüyen hiç kimseyi geride bırakmayacağız.
Bu yaklaşım, başarısızlığı ödüllendirmek ya da siyaseti duygusal bir dayanışma kulübüne çevirmek anlamına gelmez. Elbette görevini yapmayanla yapanı, üretenle yalnızca konuşanı, mücadele edenle fırsat kollayanı birbirinden ayıracağız. Liyakatten, disiplinden ve sorumluluktan taviz vermeyeceğiz.
Ancak insanları yalnızca bir seçim kaybettikleri, bir makamdan ayrıldıkları ya da geçici olarak güçten düştükleri için değersizleştirmeyeceğiz.
Çünkü bugün güçlü görünen yarın yalnız kalabilir. Bugün kaybetmiş görünen ise yarının haklısı olabilir. Siyasetin hafızası, günlük sonuçlardan çok daha uzundur.
Yeni nesil siyaset, insan öğüten bir düzen olamaz.
Bir seçim kazanıldığında bütün başarıyı birkaç kişinin hanesine yazıp binlerce insanın emeğini unutamayız. Bir seçim kaybedildiğinde ise yıllarca çalışan insanları bir gecede suçlu ilan edemeyiz. Siyaset, başarının ortaklaştırıldığı, başarısızlığın sorumluluğunun da dürüstçe paylaşıldığı bir alan olmalıdır.
Ne yazık ki siyasette bunun tam tersini yapan bir insan tipi uzun zamandır varlığını sürdürüyor.
Bu insanlar için siyasi mücadele; ülkeye, halka ya da örgüte hizmet etmenin değil, bir makam sahibinin gözüne girmenin aracıdır. Siyaseti fikir üretmek, sorumluluk almak ve topluma dokunmak olarak değil; doğru kişinin yanında görünmek, doğru fotoğraf karesine girmek ve güçlülerin çevresinde yer kapmak olarak görürler.
Bir büyüğünün her sözünü alkışlar, her kararını hikmetli bulur, her ortamda ona bağlılığını göstermeye çalışırlar. Eleştiri gereken yerde susar, itiraz edilmesi gereken yerde başını eğer, doğruları söylemesi gereken yerde makam sahibinin duymak istediklerini söylerler.
Bunu sadakat olarak sunarlar.
Oysa bunun adı sadakat değildir.
Sadakat, bir insanın her söylediğini doğru kabul etmek değil; yanlış yaptığında onu dürüstçe uyarabilecek cesarete sahip olmaktır. Gerçek yol arkadaşlığı, güçlü günlerde yanında görünmek değil; zor günlerde sorumluluk üstlenmek ve gerektiğinde doğru bildiğini açıkça söyleyebilmektir.
Yalakalık ise başka bir şeydir.
Yalakalık, insanın kendi kişiliğinden ve düşüncesinden vazgeçerek bir başkasının iradesinde kendisine yer aramasıdır. Yardakçılık, liyakat eksikliğini yakınlıkla kapatma çabasıdır. Sürekli güçlü isimlerin çevresinde görünmek, onların sözlerini tekrar etmek ve her ortamda bağlılık gösterileri yapmak siyasi birikim değildir.
Bir insan, makam sahiplerinin omzuna basarak geçici olarak yükselebilir. Bir görev unvanı alabilir, bir yönetim listesine girebilir, protokol sıralarında kendisine yer bulabilir. Fakat bu yöntemle gerçek anlamda siyasi bir ağırlık kazanamaz.
Çünkü makam, insanın boyunu bir süreliğine uzun gösterebilir; ancak makam çekildiğinde geriye yalnızca insanın gerçek boyu kalır.
Siyasette kalıcı olmanın yolu, birilerine kendini sevdirmekten değil; topluma güven vermekten geçer. Bir büyüğünün yanında ne kadar göründüğünüz değil, sorumluluk aldığınızda ne ürettiğiniz önemlidir. Kaç fotoğrafta yer aldığınız değil, kaç insanın hayatına dokunduğunuz önemlidir. Kimin kulağına ne söylediğiniz değil, toplumun önünde hangi sözü savunduğunuz önemlidir.
Yeni nesil siyasette yalnızca yukarıya doğru ilişki kuranların yeri olmamalıdır.
Hayatları yalnızca siyasetten, parti koridorlarından, toplantılardan ve protokol masalarından ibaret olan insanlar zamanla topluma inemez hâle gelirler. Siyaseti hayatın kendisi zanneder, halkı ise yalnızca seçimden seçime hatırlanan bir kitle olarak görmeye başlarlar. Toplumun gerçek meselelerinden, geçim derdinden, iş hayatından, üretimden, ailelerin gündelik kaygılarından ve sokaktaki hayatın doğal akışından uzaklaşırlar.
Oysa siyaset, kendi içine kapanmış bir meslek grubu değildir. Siyaset, toplumun içinden doğan ve yine topluma hizmet etmek zorunda olan geçici bir sorumluluk alanıdır.
Bir insanın siyasette bulunup bulunmaması gerektiğini anlamak için elinden unvanını, makamını, kartvizitini, protokoldeki yerini ve siyasi ilişkilerini aldığınızı düşünün. Bütün bunlar ortadan kalktığında hâlâ aynı kişi olarak kalabiliyor; mesleğiyle, üretimiyle, dostluklarıyla, ailesiyle, mahallesiyle ve toplum içindeki doğal varlığıyla ayakta durabiliyorsa, işte o kişi toplumun kendisidir.
Siyasetin içinde bulunması gereken insan da budur.
Çünkü toplumun içinden siyasete gelen kişi, görevi sona erdiğinde yine toplumun içine döner. Hayatı siyasetten ibaret olan kişi ise makamını kaybettiğinde yalnızca görevini değil, kimliğini de kaybeder. Bu nedenle makamına kişiliğinden fazla bağlanır. Koltuğunu koruyabilmek için ilkesinden, dostundan ve dün savunduğu sözlerden vazgeçebilir.
İnsanın bir mesleği, üretimi, toplumsal karşılığı ve siyasetin dışında da sürdürebildiği bir hayatı olmalıdır. Siyaset, insanın bütün kimliği değil; toplum adına üstlendiği süreli bir görevdir. Görevler gelip geçer. İnsanın karakteri, emeği, üretimi ve toplumdaki karşılığı kalır.
Kendisinden üstte bulunanlara karşı son derece nazik, alttakilere karşı ise kibirli davranan bir siyasetçide karakter değil, hesap vardır. Güçlülerin yanında uysal, güçsüzlerin karşısında sert olan birinin siyaseti de ahlakı da güvenilmezdir.
Çünkü insanın gerçek karakteri, kendisinden güçlü olanlara nasıl davrandığıyla değil; kendisinden daha az güçlü olanlara nasıl davrandığıyla anlaşılır.
Machiavelli’nin siyaset üzerine düşüncelerinden yalnızca görüntünün önemine ilişkin bölümleri alırlar. İnsanların çoğu zaman gördükleri üzerinden hüküm verdiği fikrinden hareketle şu basit sonucu çıkarırlar:
“Nasıl olduğunun değil, nasıl göründüğünün önemi vardır.”
Ardından bütün siyasi hayatlarını bir görüntü yönetimine dönüştürürler.
Doğru kişilerin yanında görünmek, sosyal medyada çalışıyormuş izlenimi yaratmak, güçlü isimlerle olduğundan daha yakınmış gibi davranmak, toplantılarda en önde oturmak, her başarıya kendisini ortak etmek ve her başarısızlıktan sessizce uzaklaşmak…
Kendilerini stratejik sanırlar.
Oysa Machiavelli’yi yalnızca görüntüden ibaret okuyanlar, onun siyasi gerçekçilik anlayışının en önemli tarafını gözden kaçırırlar. Siyasi güç, yalnızca bir görüntü oluşturarak değil; şartları doğru okuyarak, sonuç üreterek, karar alarak ve ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu taşıyarak kurulur.
Görüntü elbette önemlidir. Ancak görüntünün arkasında akıl, emek, kapasite ve sonuç yoksa o görüntü yalnızca bir kostümdür.
Kostümler ise ilk ciddi sınavda yırtılır.
Gerçek siyasi akıl, sürekli güçlülerin yanında görünmek değildir. Gücün gerçekte nereden doğduğunu anlamaktır. Gerçek güç yalnızca makamdan değil; toplumun güveninden, örgütün emeğinden, insanların gönüllü bağlılığından ve zor zamanlarda gösterilen karakterden doğar.
Yalnızca görüntüyü yöneten kişi, en sonunda kendi görüntüsünün esiri olur. Sürekli güçlü görünmek zorundadır. Sürekli önemliymiş gibi davranmak zorundadır. Sürekli kendisini anlatmak, başkalarını küçültmek ve çevresindekileri bastırmak zorundadır.
Çünkü ortada gerçek bir üretim olmadığında boşluğu gürültüyle doldurmak gerekir.
Bu yüzden siyasette kendisini olduğundan büyük göstermeye çalışan kişiler, genellikle çevrelerindeki insanların yükselmesinden rahatsız olur. Başkasının başarısını kendi konumuna yönelik bir tehdit olarak görür. Arkadaşlıkları bile bir güç ilişkisi üzerinden değerlendirir. Herkesin en yakını, en güvenileni ve en vazgeçilmezi olmak ister.
Böyle insanlar ekip kurmaz; kendilerine bağımlı bir çevre oluşturmaya çalışırlar. Yanlarında özgür düşünen insanlar değil, kendilerini sürekli onaylayan kişiler isterler. Çünkü yetenekli insanlarla yan yana yürümek özgüven, yalnızca alkışlayan insanlarla çevrelenmek ise korku işaretidir.
Oysa gerçek liderlik, çevresindeki insanların küçülmesine ihtiyaç duymaz.
Gerçek lider; yanındaki insanları büyütür, yetiştirir ve görünür kılar. Herkesin kendisine bağımlı olmasını değil, herkesin kendi ayakları üzerinde durmasını ister. Kendisinden daha bilgili, daha yetenekli ya da daha başarılı insanların varlığından korkmaz.
Çünkü liderlik, çevresinde zayıf insanlar toplamak değil; güçlü insanlarla birlikte yürüyebilmektir.
Yeni Parti’nin gerçekten yeni olmasını istiyorsak, yalnızca ülkenin yönetim anlayışını değil, kendi içimizdeki siyaset kültürünü de değiştirmeliyiz. Siyaseti küçük iktidar alanları kurma aracı olarak görenlerden uzaklaşmalıyız.
İl yönetiminde, ilçe yönetiminde, belediye meclisinde, genel merkezde ya da herhangi bir çalışma grubunda görev almak; kişiye başkalarının üzerinde hâkimiyet kurma hakkı vermez. Görev, bir üstünlük belgesi değil; sorumluluk belgesidir.
Makam büyüdükçe insanın sesi değil, sorumluluğu büyümelidir.
Unvan yükseldikçe kibir değil, tahammül artmalıdır.
Yetki çoğaldıkça çevredeki insanlar küçülmemeli; daha fazla insanın sözü duyulmalıdır.
Siyasal görevin onurlu bir toplum hizmeti sayılması; yükselmenin erdem, üretkenlik, yetenek ve emekle gerçekleşmesi gerektiği yalnızca tüzüklere yazılacak güzel cümleler olmamalıdır. Bunlar, günlük siyasi ilişkilerimizin gerçek ölçüsü hâline gelmelidir. Aksi hâlde en doğru ilkeler bile duvarda asılı birer süs olmaktan öteye gidemez.
Yeni nesil siyaset, lidere bağlılıkla kişiliksizleşmek arasında ayrım yapabilmelidir.
Elbette ortak kararlar alınacak, disiplin olacak ve birlikte hareket edilecektir. Fakat örgüt disiplini, düşüncenin ortadan kaldırılması değildir. Birlik, herkesin aynı cümleyi tekrar etmesi değildir. Sadakat, yanlışları görmezden gelmek değildir.
Bir siyasi hareket, kendi içindeki eleştiriyi düşmanlık saymaya başladığı anda karşı çıktığı iktidarın dilini ve yöntemlerini taklit etmeye başlar.
Bizim kurmak zorunda olduğumuz siyaset; eleştirenin dışlanmadığı, çalışanların görünmez kılınmadığı, gençlerin yalnızca afiş asmak için hatırlanmadığı, kadınların yalnızca listeleri tamamlayan isimler olmadığı ve hiç kimsenin bir başkasının kişisel ihtirasına basamak yapılmadığı bir siyaset olmalıdır.
Bu anlayışta insanları geride bırakmamak, herkesi sonsuza kadar aynı görevde tutmak anlamına gelmez.
Görevler değişebilir. Makamlar el değiştirebilir. Bir kişi bugün yönetici, yarın sade bir üye olabilir. Ancak görevin sona ermesi, insanın değersizleşmesi anlamına gelmemelidir. Bizimle dürüstçe yürümüş, emek vermiş ve haklı mücadelemize katkı sunmuş bir insanı makamı bittiğinde tanımazdan geliyorsak orada yol arkadaşlığından söz edemeyiz.
İnsanları yalnızca işe yaradıkları sürece yanında tutmak siyasi birliktelik değil, çıkar ortaklığıdır.
Biz çıkar ortaklığı değil, değer ortaklığı kurmak zorundayız.
Tarihin doğru tarafında durmak, yalnızca büyük siyasi meselelerde tavır almak değildir.
Kendi örgütümüzde haksızlığa uğrayanın yanında durmak da tarihin doğru tarafında bulunmaktır. Başarısı kıskanılanı korumak, emeği görünmez kılınanı hatırlamak, makamı olmadığı için sözü dinlenmeyene kulak vermek de bu mücadelenin parçasıdır.
Yeni Parti’nin yeniliği, yalnızca iktidar karşısındaki söylemiyle ölçülmeyecektir. Kendi içinde nasıl bir kültür oluşturduğu, insanlara nasıl davrandığı ve hangi davranış biçimlerini ödüllendirdiğiyle de ölçülecektir.
Yalakalığı sadakat, gösterişi çalışma, gürültüyü liderlik ve yakınlığı liyakat sayarsak yeni bir siyaset kuramayız.
Büyüklerimize saygı duyarız; fakat onların etrafında kişiliklerimizi eritmeyiz.
Liderlerimizle birlikte yürürüz; fakat onları eleştirilemez ve yanılmaz figürlere dönüştürmeyiz.
Ortak kararlarımıza uyarız; fakat düşünme yeteneğimizi teslim etmeyiz.
Görev isteriz; fakat görev uğruna karakterimizden vazgeçmeyiz.
Kaybettiğimizde birbirimizi suçlayarak dağılmayız. Kazandığımızda ise yanımızdakileri unutarak kibirlenmeyiz.
Çünkü bizim için siyaset, kazananların ganimet paylaştığı bir alan değildir.
Siyaset; ülkesine, halkına ve geleceğine karşı sorumluluk hisseden insanların ortak mücadelesidir.
Önümüzde yeni bir yol var. Bu yolun gerçekten yeni olmasını istiyorsak, eski siyasetin en köklü hastalıklarını da geride bırakmalıyız. Makam sahiplerinin etrafında dönerek var olmaya çalışanları değil, halkın arasında çalışarak güven kazananları öne çıkarmalıyız.
Yalakalığı değil liyakati, gösteriyi değil emeği, kişisel ihtirası değil ortak aklı, kaybedeni ezmeyi değil yol arkadaşlığını büyütmeliyiz.
Tarih yalnızca kazananları yazmaz.
Tarih, doğru zamanda doğru yerde duranları; bedel ödemeyi göze alanları, gücün değil haklının yanında bulunanları ve zor günlerde yol arkadaşlarını terk etmeyenleri de yazar.
Biz bu şekilde kazanmak için yürüyoruz.
Ama yalnızca kazanmış olmak için değil; haklı kalarak, insan kalarak ve hiç kimseyi kişisel ikbal hesaplarımıza kurban etmeden kazanmak için yürüyoruz.
Yeni nesil siyasetin temel kuralı da bu olmalıdır:
Güçlünün çevresinde yer kapmaya değil, halkın gönlünde yer edinmeye çalışacağız.
Hayatını siyasetten ibaret hâle getirenleri değil, toplumun içinden gelip toplumla birlikte yaşayanları öne çıkaracağız.
Yalakalıkla yükselenleri değil, emeğiyle güven kazananları büyüteceğiz.
Tarihin doğru tarafında bizimle samimiyetle yürüyen hiç kimseyi geride bırakmayacağız.




Yorumlar